Ankara

Libya’da Kaddafi yönetimine karşı teröristlik yaparken yaralananlar ve aileleri, Türkiye Cumhuriyeti tarafından Antalya’nın lüks otellerine yerleştirilmiş ve bu yamyamlar bir düğünü basıp katliam yaptıklarında haberimiz olmuştu.
Türkiye’nin Suriye siyasetini de “kardeşim Esad” olarak biliyorduk. Sınırdan mayınlar temizlenirken, en çok da ihalenin Yahudilere verilmiş olmasına takıldık. Katliam başlayıp sokaklarımızda üniformalı ÖSO militanları ya da Ankara’da PYD heyetleri görene kadar, meseledeki payımız üzerine konuşmak nasip olmadı. Bugün, HDP’ye yapılan saldırıyı bahane eden 3 Suriyeli İzmir’de polise ateş açınca, mesele hepimiz için daha berrak hale gelmiştir artık…
Dışarıdan terörist ithal etme işi bizim devlet geleneğimizde yeni değil. Patrona Halil isyanına kadar gitmenin anlamı yok. O işi Osmanlı’ya yıkıp sıyrılmak herkesin kolayına gelecektir.
Turgut Özal’ın Barzani ve Talabani’yi barıştırıp Amerika’da eğitim görecek peşmergelere koridor açmış olduğu da sır değil artık.
Bu ithal meselesi, sadece güney sınırımızdan ya da kürt konusundan da ibaret değil.
1969-1978 yılları arasında, Bulgaristan’la yaptığımız anlaşma gereği yüzbinlerce soydaşımızı, Türkiye’deki aileleriyle buluşturmaya çalıştık. Bulgaristan komünist partisi mensubu Sovyet ajanları da o fırsatı değerlendirip akın ettiler ülkemize. Aralarında tespit edilip gerekli işlem yapılanların sayısına bakınca ve Türkiye’nin otoritesiz sistemini de göz önünde bulundurunca, tespit edilmeyenlerin tahmini sayısı korkutucu boyuta ulaşacaktır. Türkiyeli komüniklerin, memleketi ihtilale sürükleyene kadar susmayan silahları, kendilerinin ürettiğini düşünmek saflık olurdu…
NATO’yu Türkiye’ye sokana “Türkiye’yi  NATO’ya soktu” diyecek kadar saf milletiz zaten.
“İşgal ordusu” adıyla yurdumuzu işgal etmiş düşmanları, 30 sene geçince “Nato ordusu” diye törenle karşılamışlığımız var bizim. Başımıza gelenleri irdelerken, başımıza açtıklarımızı görmezden gelmeyi de huy edinmişiz.
“Eğit-Donat” diye bir isim takılan Amerika projesine de ülkemizde kucak açtık.
O eğitilen ve donatılanların, yolunu izini öğrendikleri ülkeye dönüp, katliam yapmasının önündeki tek engel, Amerikan makamlarının paşa keyfidir. Doğduğu-büyüdüğü ülkeye, Amerikan silahıyla terörist olarak gitmeye gönüllü bir yamyama, Türkiye’de terör yapmak mı zor gelecek?
NATO askeri olarak Demokrat Parti döneminde Türkiye’ye gelen işgal kuvvetlerinin, Ankara sokaklarında yaptıkları tecavüz, taciz, saldırı sayısını, bu devletin istatistik kurumu bile tespit edemez. Ne arabayla ezdikleri köylünün, ne evini basıp tecavüz ettikleri bir masum kız çocuğunun, ne de hakaret ettikleri Türk subayının hesabını vermeden gittiler bu ülkeden. Yerlerine yenileri geldi…
Bu millet, o orduyu bu ülkeye getirene de 10 yıl iktidar hakkı verdi; ÖSO’yu bu ülkeye getirene de …
Taraftarları olay çıkardığı için saha kapatma cezası alan takımlar vardır ya hani. Başka sahalarda oynamak zorunda kalırlar. İşte Türkiye, şimdi o “başkasının sahası” olmuştur. Irak’ta ya da Suriye’de kozunu paylaşamayanların, maça çıktıkları saha burasıdır.
Bu mesele, bu iktidarın boynuna yıkılarak da çözülemez.
Sovyet-Amerikan savaşının da dış sahası bizdik; haçlı-hilalli savaşının da…
“Can çıksa huy çıkmıyor” sözünün, bizim atasözümüz olması çok normaldir. Can bol bol çıkıyor, huy aynı huy…
Meseleleri hükümetlerin bozuk, hain politikalarıyla izah etmeye çalışınca, 100 yıl bitmeyen kısır döngüler çıkıyor işte.
Gülhane parkında bir ferman açıklıyorsun. Hak verdiğin gayri-müslim, diğer gayri-müslimler üstünde otorite kaybettiği için isyan ediyor; Müslümanlar hâkimiyet hakkını kaybettiği için isyan ediyor. Özetle, tutturamıyorsun.
Sivil hükümetlere yetki veriyorsun. Onun karşısına daha sivil olmak iddiasıyla, muhalefet çıkıyor. Çocuk pışpışlar gibi Osmanlı kardeşliği, vatandaşlık hukuku, ortak mazi falan diyorsun ama tutturamıyorsun.
Başına gelmeyen kalmadığı halde dönüp dönüp aynı teraneye, günü kurtarma fikirlerine sığınıyorsun.
Eski düzende ne varsa kaldırıp yeni düzen kurmak peşindeyken bile eski düzen “vatandaşlık hukuku” palavrasını bir kenara atamıyorsun. Ona sarılan da günü kurtarmak için uydurulan palavralara devam ediyor. Çözüle çözüle bitmeyen çözümlerin, örümcek ağı gibi etrafını sardıkça, ağa takılan sinek gibi çırpınmaya devam ediyorsun!
***
Türkiye’de anadilde eğitim, kürtçe televizyon, kürtçe tabela vermekle terörü bitireceğini “söyleyen”  bir iktidar var. Şu anda hükümet eden partiden bahsetmiyorum!
Onun hükümet etmesini uygun gören sistemden bahsediyorum.
Irak’ta konuşlanmış bir karargâhı ve kukla bir devleti bulunan, Suriye’de kantonlar kurmuş ve Suriye hükümetiyle ortaklık ilân etmiş, İran’da eyalet kurmuş ve devlet tarafından tanınmış kürtlere, Türkiye’de televizyon kanalı açmakla iş bitireceğini “söyleyen” bir iktidar var.
Bakın; bu işler, kurs açmak, televizyon açmak, tabela hakkı vermek gibi soytarı icatları, kürdün ağzına bal çalmak falan değil, Türk’ün direncini kırmak, cephesini sarsmak, azmini köreltmek siyasetidir. Bu saçmalıklar, kürdü pışpışlamak için değil, Türk’ün ordusunu zayıflatmak için icat edilmiştir. Hedef, kürt sorununu çözmek değil, Türk’ün kolunu bükmektir; ordunun moralini bozmaktır.
Askerden kaçanların, bedelli askerlik yapanların, vergi kaçıranların, yolsuzluk yapanların, iktidardaki siyasi partiye menfaat icabı yanaşanların, ayıbından utanmayanların mazeretlerini dinleyin.  Neden yüzlerinin kızarmadığını sorun. Ne demek istediğimi anlayacaksınız.
“Bu devlet için mi?” sözünü üreten, o sözü haklı çıkarmak için her türlü şartı hazırlayan iradedir.
***
Ankara’da bomba patlamış vs…
Diyarbakır’da denemesi yapılmıştı. Başarılı olunca 1 ay sonra aynı filmin yenisi Suruç’ta çekildi. Ölü sayısı da katlanarak arttı. Baktılar ki bu işi iyi beceriyorlar, bu defa da Ankara’da patladı. Ölü sayısı, öncekini de katlayarak arttı.
Öncekilerin failini bulmuş olsan, cezasını vermiş olsan, yenilerini yapacak kimse kalmaz ortada.
Patlatan ölmüşse, fail de ölmüş oluyor bunlara göre…
-Kime soruluyor bu işler?
-Olay yerlerinde mantar gibi biten siyasetçilere!
Oysa bunların kavgaları hep kamera önündedir. Meclis televizyonu çeker, millet izler. Birbirlerine tekme-tokat hücum ederler. Ana-avrat küfür ederler. Meclis başkanı 10 dakika ara ilân eder. O 10 dakikalık arada, damarlarına morfin verilmiş gibi sakin bir şekilde gelirler. 10 dakika önce ana-avrat küfür eden, tekme-tokat dövüşen adam, kürsüye çıkar “az önce yaşanan görüntülerden dolayı yüce meclisinizden özür dilerim” der.
-Millet ne yapar?
-Taraflardan birini tutmaya ve diğerine düşman olmaya devam eder.
İşte bu türlü kanlı meselelerde, 5 dk. İçinde olay yerinde bulunan bu siyasetçilere mikrofon uzatılır. Olay yerinde olmayan da canlı yayına bağlanır. Ayakkabısının bağını bile bağlamaktan aciz ama yalan sanatında ustalaşmış bu türlü insanlar, bu olayların bilirkişisi kesilir.
Oysaki bir şeyi bildikleri ya da becerdikleri olsa, memlekette meseleler kan banyosuyla çözülmez. Vampir usulleri, geçer akçe olmaz.
Bu bombalardan dolayı HDP’yi oy vererek destekleyen kimse, HDP’lidir. Onun destek vermesi için bomba patlaması gerekmez. O cibilliyetteki bir kimsenin oyunu, millî hassasiyeti olan kimseler alamaz.
Bu bombaları, hükümetin patlattığını düşünmek de siyasetin at gözlüğüdür. Arazi rantı için kayıtlı üyelerle dolmuş ya da bir menfaat için kemik peşine düşmüş insanlardan oluşan hükümet partisi için kendisini patlatacak canlı bomba, yüzyıl geçse de bulunmaz.
Mikrofon siyasetçiye tutulunca, analiz de siyasetçiye göre oluyor.
Muhalefete göre iktidar sorumludur. İktidara göre muhalefet kandan besleniyor. Muhalifin de muhalifi var. Onun kimden olduğu çok belli olmuyor. Muhalifin muhalifi, fikir değişikliğinde herkesten daha acelecidir. Bir dediği bir dediğini tutmuyor.

Millet de meseleleri, siyasetçi gözüyle görmeye, siyasetçi ağzıyla anlatmaya başlıyor.
Bombadan başlayan muhabbet, siyasete kayınca duble yola giriyor. Duble yoldan çıkınca, katırlı kaçakçıya dönüyor.
Çünkü! Konuşan konuştuğuyla kalıyor; kervan başkasının hesabına yürüyor. Zora düşen dediğini inkâr ediyor. Her türlü meseleden, her önüne gelen kendine yontacak bir malzeme arıyor.
Teröristin terörden şikâyet etmesinin nedeni, kendisinden daha terörist olmasıdır.
Yolsuzluktan şikâyet eden, yolsuzluğu başkası yaptığı için şikâyet ediyor.
Hükümeti kendisi için isteyenler, namuslu hükümet isteyenleri sömürüyor.
Hükümeti ele geçiren, kendisini hükümete geçirene çalışıyor.
Bomba çoktan patlamış, kıvılcımı bahane oluyor işte.
***
Böyle durumlarda bu çağın hastalığı olan “pişkinlik” devreye giriyor.
“Ben demiştim” diye sayıklamaya başlıyorlar.
“Biz, eylemimizde saldırı olacağını biliyorduk. Kolluk kuvvetleri işini yapmadı.” diyene,
“Biz uyarmıştık. Terörle aralarına mesafe koymadılar.”  diye cevap veriliyor.
“Biz teröre hep karşıydık” diyenle, “biz terörün mağduru olduk” diyen kapışıyor.
Herkes her şeyi biliyor, herkes her konuya vakıf, ama her şeyi en çok siyasetçi konuşuyor.
Bu durumda da millet, her konuyu siyasetçinin gözüyle görmek zorunda kalıyor.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne bir saldırı olduğunda, kendi teröristi saldırınca alkış tutan, başka terörist saldırınca kınayan bir toplum modeli ortaya çıkmış.
Hükümetteki kimseler, devlete yapılan saldırıyı, kendi iktidarlarına yapılmış farz ediyor.
Muhalefetteki kimseler, her türlü saldırıdan bir hükümet eleştirisi çıkarıyor.
Dünya kendi etraflarında dönüyor gibi davranıyorlar.
Bir cephenin içinde disiplin olmayınca, ayaklar baş, başlar ayak olunca, her konu tartışma konusu olunca ve en çok da en çapsızlar konuşunca, düşmana kalan sadece izlemek oluyor.
***

Madem herkes “ben demiştim” diyor. Meseleleri de iktidar-muhalefet kavgasının ötesinde analiz etmekten aciz kimseler konuşuyor madem; ben de demiş olayım o halde.
Bakın Türkiye’deki patlamaya hazır ve pimi çekilmiş bombaların yerlerini yazıyorum. Ne zaman patlayacağını tespit etmek de kaderin takdiri olsun:
1-) Bu ülkede, ülkeyi kendilerinin yönetmesi gerektiğine inanan ve mevcut yönetimden memnun olmayan 80 dolaylarında “yasal” siyasi parti var.
2-) Bu ülkede, mevcut düzenden memnun olmayan ve bu düzenin “yasal” yollarla değişmeyeceğine inanan, onlarca silahlı örgüt var.
3-) Bu ülkede, mecliste bulunmasına rağmen hiçbir meseleye tesir edememiş ve iktidar umudunu kaybetme çizgisine yaklaşmış 3 siyasi partinin milyonlarca yandaşı var.
4-) Bu ülkede, hükümet partisine ettiği hizmetin “yeterince” karşılığını almadığını düşünmek için fırsat kollayan milyonlarca “yandaş” yazar, müteahhit, tefeci, bankacı, gazeteci, seçmen var.
5-) Bu ülkede, dinî bir motif altında kümelenmiş, görüntüde sakin fakat mevcut düzenden memnun olmayan, içinde yaşadıkları dünya ve ülkeyle “çözülmemiş” sorunları olan yüzlerce tarikat-cemaat var.
6-) Bu ülkede, emeğinin karşılığını almadığını düşünen, hak ettiği sosyal statüde yaşamadığına inanan, içinde bulunduğu sosyal durumu kabullenmiş olsa da çocuğunun geleceğinden endişe duyan milyonlarca vatandaş var.
7-) Bu ülkede, hâkimiyet hakları elinden alınan, siyaset erozyonuyla eritilen, millî kutsallarına hakaret edilmesinden bıkmış milyonlarca Türk var.

TBMM’nin, bu meseleleri halletmesinden umudunu kesmiş olan her insan, bu ülkede patlamaya hazır bombadır. Patlamış olan bombaları anlamak için iktidar-muhalefet meselelerine başvuranlar, dünyanın işlerini bunun dışında bir açıklıkta görmekten aciz siyaset kaşarları, bu patlamaya hazır bombanın pimiyle oynamaktan başka bir şey yapmıyor. Patlamış bir bombayı anlamanın en önemli aşaması, bombacıyı tanımaktan geçer; zira işin geri kalan kısmı basit kimyadan ibarettir. Asıl teknik mesele ve incelenmesi gereken nokta, bombacının kendisidir.
Yukarıda maddeler halinde yazdıklarım, çoktan içeride bulunan ve bu düzenin yiyici takımının envanterde göremeyeceği bombalardır. Yiyici takımı ya da meseleleri kendine yontarak, şahsına ya da zümresine menfaat çıkarmak amacıyla irdeleme şerefsizliğine tenezzül edenler, iğrenç ağızlarından salya saçmaya ve kuyruklarını daire çizerek sallamaya devam ettiği sürece, o bombaların pimini çekmek için oynaya oynaya gönüllü olmaya hazır “dışarıdan” bir el her zaman bulunacaktır.
Hariçtekinin işi budur.
Bu mevzinin içinde, bu kadar kuru gürültü ve sulu menfaatçi olduğu sürece, dışardan bir el ve içerden bir bomba, her zaman çıkacaktır.

Caner KARA