AYASOFYA

 

Danıştay, bağımsız bir mahkeme olduğu için, bizzat sayın cumhurbaşkanının Ayasofya meselesini gündeme sokmasının hemen ardından kolları sıvayıp bu tarih yığıntısının statüsüne dair karar alma sürecine girdi.
Günler süren dedikodu, kulis, çekişme, bölüşme, didişme sürecinin ardından, Ayasofya’nın tapu kaydında cami olarak göründüğünü ve onu müzeye çeviren meclis kararının geçersiz olduğunu duyurdu.
Memleketimizin bağımsız yargısının bağımsız karar alma mekanizmalarının çalıştığını görmek ve bu kutsal mirasın tapu kaydında nasıl göründüğünü öğrenmek, duygulu anlar yaşamamıza sebep oldu.

1500 yıllık bu yığıntının, 1700 yıllık macerasının içinde neler yok ki…

Daha çocukluk çağlarımda, Atsız’ın Ayasofya’yı fetih planları yaptığını okuyunca, tıpkı onların kurduğu gibi at üstünde keçe külah, yalın kılıçla fetih hayalleri kurmaya alışmıştım.
Ergenlik yıllarımda, mermer sütuna başparmaklarını sokarak hacı olmaya çalışan Hristiyanların arasına karışıp bin yıllık ter ve insan artığından duyduğum tiksintiyi ömrümce unutmadım.
Daha sonra o sütunun Müslümanlar arasında da kutsal olduğunu öğrendim.
Efsaneye göre, Ayasofya kilise olarak yapıldığı için yönü Kâbe’ye bakmıyormuş. Hızır, bu durumdan rahatsız olmuş. Parmağını o deliğe takıp binayı kıbleye doğru döndürürken, bir kadın çığlık atmış. Kadının çığlık atması sebebiyle de Hızır, o döndürme işini yarım bırakıp kaçmış.

Hristiyanlara göre de bir efsane var:
Aziz Georgios diye bir papaz, elleriyle insanları iyileştiriyormuş. Öleceği zaman, mistik güçlerini bu deliğe aktarıp gitmiş.

Konu Ayasofya olunca, efsane, hayal, uydurma, yüklenen anlamlar; binanın taşından fazla oluyor.

Efsane ve uydurma kısmını geçersek; 1700 yıldır gurur meselesi haline getirdiğimiz bina, aslında üçüncü Ayasofya. İlk ikisini, isyanlarda Romalılar yıkmış.

Roma tiranları Hristiyan olunca, oraya bir kilise yapmaya girişmişler; taaa 300’lü yıllarda…
Ayasofya Killisesi’nin kilise oluşu da cami oluşu kadar maceralı.
Kiliseyi yapan da boş araziye kurmamış;
Artemis Tapınağı’nın üstüne inşa ettirmiş.
Roma’nın siyasi çekişmeleri, taht kavgaları sonunda çıkan isyanlarda bu kiliseyi de aradan çıkarmışlar.

Orada bir ibadethane olmasına kafayı takan başka bir tiran, bu defa 415 yılında yeniden Ayasofya Kilisesi açmış. Yüzyıl kadar bir süre geçince, başka bir isyanda da onu yıkmışlar.

Sıradaki Roma barbarı, öyle bir azmetmiş ki 5 yıl içinde çağının en büyük kilisesini diktirmiş.
O güne kadar yapılmış en büyük mabedin, Süleyman Mabedi olduğu fikrinden hareketle, ‘Süleyman’ı yendim’ diye bir de nutuk çekmiş. Süleyman’ın gücüne gitmiş olacak ki 50 yıl içinde peş peşe  gelen depremlerde bu da çökmüş.

Dedim ya;
Gurur meselesi yaptık bir kere…
Din değiştiren tiran, tapınaktan kiliseye çeviriyor.
Otoriteye isyan eden, otoritenin sembolü olarak gördüğü için midir nedir, yakıp yıkıyor.
Otoriteyi yeniden tesis eden, işi gücü bırakıp bunu tekrar açıyor.

Bugün, üzerinde konuştuğumuz bu yapı, işte bu üçüncü kilisedir ama bunun başına gelen de yolunmuş tavuğun başına gelmemiştir.
Depremlerde defalarca çökmüş.
Latin Hristiyanlar şehri işgal edince bunu yağmalamış.
Katolik kilisesinin malı olmuş.
1200’lü yıllarda tekrar Bizans’a geçmiş.
1300’lerde bir daha çökmüş.
Nihayet 1453’te Fatih’in fethine uğramış.
Fethi takip eden 3 gün süresince de Ayasofya’yı bırak, bütün İstanbul’u yağma ettik.
O sıralarda harabeye dönmüş olan kiliseyi, camiye çevirerek Fatih kurtarmış.
Camiye benzesin diye bir minare yaptırmış.
Oğlu da tahta geçince bir minare eklemiş.
Artık iyice camiye benzeyen Ayasofya’nın minberinin yanlarında duran kandilleri de Kanuni getirmiş ama onlar da kiliseden çıkma…
Uzatmayayım; her gelen Roma imparatoru, her gelen padişah bir şey eklemiş.
Dört minaresinden biri birine benzemiyor.

Roma kralları, hüküm altına aldıkları yerlerdeki mabetlerden söktükleri sütunları getirmiş. Efes’ten, Mısır’dan, Lübnan’dan, türlü türlü dinlerden mabetlerin taşını toprağını söküp Ayasofya’ya eklemişler.

Kanuni Macaristan’daki kiliseden kandil getirmiş.
III. Murat, Bergama’dan taaa milattan önce 6. Yüzyıla ait bir Yunan tapınağından iki taş getirtip ortasına koydurmuş.
Abdülmecit, İsviçre’den adam getirtip restore ettirmiş.

Biter mi?
1934’te bakanlar kurulu kararıyla müze olmuş.
ABD’den bile adam getirtip restore ettirmişiz.

Artemis’in laneti midir, nedir…
Ne isyanı bitmiş, ne işgali bitmiş, ne camiye yaramış, ne kiliseye yar olmuş.

Kim tahta geçse bir şey eklemiş.
Sırf bunu süslemek için dünyada yağmalamadık mabet, taşını sökmedik ibadethane bırakmamışlar.

24 tane destek yapısı koymuşlar; yine de sallanıyor.
Neredeyse 2000 yıldır insanların ekmeğinden, suyundan, garibanların rızkından, açların lokmasından, yetimlerin kursağından çalmış, yemiş, doymamış…
Doymuyor!

Geçelim!

Yurdumuzda 85 bin yasal cami var. Tarikatların, cemaatlerin kaç yasadışı camisi olduğunun hesabı zaten tutulmuyor.
Eski imparatorluklar, şehirlerin orta yerine ibadethane yapıyormuş.
Şimdilerde, kuş uçmaz, kervan geçmez dağ başlarına bile ihtişamından sual olunmaz camiler dikiyorlar.
Yetmiyor!

Geçelim!

Açların bol olduğu tiranlık düzeni ülkelerinde, otorite kuran, hakimiyet sağlayan kimse, inatla oraya bir ibadethane dikmiş. Açlar birbirini yemeye devam ettiği için ikide bir isyanlarda yıkılmış, yakılmış.
Millet açlıktan kıvranırken, devletlilerimiz buna masraf etmeye acımamış. Onların saltanatı bitince müze olmuş ama açların çekişmesi bitmemiş. En son dönemde, 2005’te Danıştay’ın önüne cami meselesi gelmiş; reddetmişler. 2016’da bir daha gelmiş; 2018’de reddetmişler. Nihayet 2020’de ‘camidir’ demişler. Sadece Ayasofya’yı ölçek olarak kabul et; göreceksin ki birileri tahta oturduğunu ilan ediyor. Bu coğrafyada devletin adı ne olursa olsun, yeni düzenin ilanı, bu taş yığını üzerinden yapılıyor. Danıştay aynı Danıştay, Ayasofya aynı taş yığını ama düzen değişiyor.
Açlar birbirini yemeye devam ediyor.
Bitmiyor!

Geçelim!

Sevgili kardeşim;
Çocukluk çağlarımda Atsız’ın fetih planını okuduğumdan beri ‘Ayasofya’yı fetih’ hayali kuruyordum ama o yığındaki ‘Terler Direk’ denilen taşa parmağımı soktuğumdan beri de midemi bulandırıyor.
O şehrin fethinin sembolü, bir tane imparator mezarı bırakmamış olmamız, topraklarımıza katmış olmamız, kimin borusunun öttüğünün kesinleşmiş olmasıdır.
Yüzyıllardır mum yakacak bir imparator mezarı, başında ayin yapacak bir imparatoriçe türbesi bulamayanların tek kıblesi, o taş yığını oldu.
Yüzyıllardır mazlumların rızkını yiyen bu dipsiz kuyu, yıllardır da oy avlayan, fitne çıkaran, ayrılık eken, iftira atan, kin tohumları saçan bir zümrenin sembolü haline gelmiştir.

İstanbul, 500 yıl önce fethedildi.
100 yıl önce de işgalden kurtarıldı.
Başka bir partiden belediye başkanı adayının seçim kazanması nasıl ki yeniden fetih sayılmıyorsa, içindeki bir yapının kanuni statüsündeki değişiklik de yeniden fetih sayılmaz.

Cami, toplanma yeri anlamında bir kelimedir.
O taş yığınının yeniden cami olması sizi toplamaz.
Tıpkı Bizans krallarının mezarları gibi yeryüzünden silinmiş olsa, şimdiki halinizden daha toplu olurdunuz. En azından aranızdaki ihtilaflardan biri, ayrılık bahanelerinizden bir tanesi eksilmiş olurdu.
Ben, Ayasofya’yı fetih hayalimi, çocukluğumu bıraktığım yerde bıraktım.
O günden beri, o şeyi bir fitne sebebi olarak görüyor ve yıkılmasını, yok olmasını hayal ediyorum.

Senin de bir gün çocukluğu bırakarak büyümeni diliyorum.

Sevgiler.

10/07/2020