Dilenci

90’lı yılların ikinci yarısıydı. Bursa’nın Zümrütevler semtinde yaşıyorduk. Asya’nın ortasından beri bütün göç yolumuzda, kısmetimiz dağın yamacından açılmış; orası da o biçim bir semt. Cami henüz inşaat… Mahallenin geneli çayır; tek tük evler var; öyle az ev olduğundan herhalde, adını da Zümrütevler yapmışlar…

Yaşımız küçük olduğundan, aklımız çok şeye kesmese de caminin yakınına asılan bir tabelayı fark ettik. Okul duvarından tanıdığımız bir padişah resmiyle Türk bayrağının bulunduğu Ahıska Türkleri Derneği tabelası…

Büyüklere haber yetiştirince –yine aklımız çok kesmese de- hem memleketten, hem milliyetten bir yakınlığımız olduğu kadarını öğrenmiş bulunduk. Okulumuz öğleden sonra olduğu için sabah saatlerinde, o derneğin civarında yığılmaya başladık. Kamyonlarla göçler geliyor, inen yeri öpüyor, dün gelenler yeni gelenleri karşılıyor, her kamyon gelişinde gözyaşları sel oluyor.

Yeni gelenler, iner inmez akrabalarını kucaklıyor, arada yüzümüze bile bakmadan bizi de kucaklıyorlar, aklımız çok kesmese de biz de kucaklıyoruz, “hoş geldiniz” diyoruz.
Sonra bizim için daha zorlu bir süreç başlıyor.

Bir yükü birkaçımız sırtlıyoruz.

Mahalleye aşinayız, yol-iz biliyoruz.
Büyüklerimiz istikamet veriyor; doğruca yükün indirileceği evin yolunu tutuyoruz. Bir tek bodrum katına, bazen 3-4 aile taşıyoruz. Aynı hikâyeleri, her seferinde tekrar tekrar, belki bin kere, masal gibi, hikâye gibi dinliyoruz. Aklımız çok kesmiyor… Akıl sır erdiremiyoruz.

Valide sultanlar “hoş geldin” ziyaretleri yapıyor. Çok uzak olmayan zamanda yaşadıklarımızı, şimdi başkasının yaşadığına şahit oluyoruz. Dün hoş gelmişken, şimdi hoş geldin diyoruz.
***
Çok kısa süre içinde, artık hizmetimizin gereği kalmadığını fark ettik. Artık geleni karşılayacak, yükünü sırtlayacak Ahıskalı gençler yeterli sayıya ulaşmış, sabah nöbetini bizden devralmıştı.
Kafkasya’nın bir önceki sürgünüyüz kardeşim. Dilimiz, töremiz, huyumuz, suyumuz çekiyor… Onlarca aile kuruldu; gelinlerimiz, yeğenlerimiz oldu. Düğünlerde, bayramlarda karşılaşıyoruz; sadece memleketten, milletten ötürü değil, medenî kanun bakımından da akrabalıklar kuruyoruz.

Kolay mı bunlar?
Doktor diplomalı adamın inşaatta çırak olduğunu gördük mesela…
Matematik öğretmeni diplomalı kadının okula hizmetli olarak girdiğini gördük…
20 sene şehir tiyatrosu müdürlüğü yapmış adamın, kürekle harç kardığını, çizmeyle beton döktüğünü gördük…

Her acayipliği gördük de dilendiğini görmedik kardeşim!
Sigortasız işte kimliksiz çalışıp yevmiyesini istemeye ar edeni gördük de market kapısında mendil açtığını görmedik.
Salı pazarında toplanıp dize kadar çamurda kürtlerle kavga ederdik. Şimdi orada dinî bayramlarda şenlik yapıyorlar… Yaralananı, horlananı, dışlananı, vurulanı gördük de devlete küfredeni, toprağa söveni görmedik.
Şimdilerde, o zamanlar tek katlı olan cami bitmiş vaziyettedir. Dilencilerden fırsat bulup geçebilenler, ibadetlerini huşû içinde yapmaktadır.
Bunu da şimdi gördük…

***

Doksanların, yine bizim aklımız kesmeyen tarafında Balkan göçmenlerinin en son kafilesi geldi. Şehrin tam ters istikametinde, kuş uçmaz, kervan geçmez yerinde iskân edildiler. Ben, babamın çıraklığını yaptığım zamanlarda yolumuz o tarafa da düşerdi. Devletimizin Türk’e uygun gördüğü yapılarda yaşadıkları için, yolumuz çokça düşerdi o tarafa. Çatısı akmasa duvarı çatlardı o evlerin. Şimdilerde şehrin lüks tarafında kaldı ama o zamanlar günde bir defa halk ekmek gelirdi. Güneş, ekmek kuyruğuna girenlerin üstüne doğardı. Bir kilometre ekmek kuyruğu olurdu da bir tane asayiş olayı olmazdı be kardeşim. Bu devletin karakol kayıtlarında o binlerce kişilik ekmek kuyruğundan bir tane örnek çıkmaz.

Önceleri sebze-meyve hâli şehrin ortasındaydı. Ekmek kuyruğunda olmayanlar güneşi o hâlin önünde karşılardı. Kadın erkek, binlerce soydaş -soyuna kurban olduklarım- asker ciddiyetiyle iş önlüklerini giyer, tam teçhizat, gündelik iş için rızkını beklerdi. Ellerinden gelmeyen iş var mı? Bir gün ağaç budar, ertesi gün duvar kırar, bir gün meyve toplarlardı.

On torun sahibi adamın sabah ezanında hâlde hazır olduğunu gördük de bir Allah’ın kuluna el açtığını görmedik.
Üç çocuk sahibi annenin, inşaat temizliğine gittiğini gördük de, bir çocuğunu bir namerde muhtaç ettiğini görmedik…
***

Avrupa’da zalim gâvurlar, karşılarında takla atan çingenelere bozuk para atmış da bilmem neymiş!
Ulan, sen ağzının yanıyla yönettiğin ülkenin her köşesini dilenci çöplüğüne çevirmişsin, camilerde Müslümandan çok mülteci toplamışsın, utanmadan bir de gâvura takla atanı mı müdafaa ediyorsun?
Bu ne merhamet, bu ne gönlü genişlik?
Hayırdır?
Soydaş mısınız?

Caner Kara
16 Mart 2016